3. Bölüm
Tuvaldeki Leke
Kurbanın son nefesi, stüdyonun soğuk zemininde kristalize bir buğuya dönüştüğünde, “The Red Frame” platformundaki bağış bildirimleri çılgınca patlıyordu. Min-ho, kanlı eldivenlerini büyük bir titizlikle çıkarırken ekrana yansıyan sıralamaya baktı. “The Sculptor: 1. Sıra”. Birincilik, kurbanın yüzünde bıraktığı o dehşet dolu ama geometrik olarak kusursuz ifadeyle gelmişti. Ancak bir sorun vardı. Min-ho, aceleyle stüdyoyu temizleyip malikanesine döndüğünde, güneşin doğmasına sadece bir saat kalmıştı. Pencereden odasına süzüldü, kıyafetlerini gizli bölmeye tıktı ve sanki tüm gece mışıl mışıl uyumuş gibi yatağına girdi. Tam gözlerini kapatacakken, odasının kapısının altından sızan bir gölge gördü. Kapı açılmadı ama orada birinin durduğunu, nefes alışını bile kontrol eden o buz gibi varlığı hissetti. Kang-dae buradaydı. Evine nasıl girmişti? Muhtemelen babasının mimarlık firması, bu malikanenin güvenlik sistemlerini de kurmuştu. Kang-dae, Min-ho’nun uyuduğundan emin olmak için kapının önünde bir heykel gibi bekledi ve bir süre sonra gölgesi uzaklaştı. Birkaç saat sonra, Saint-Hilaire Akademisi’nin koridorları her zamanki gibi parfümlü bir kibirle doluydu. Min-ho, uykusuzluktan sızlayan gözlerini gizlemek için siyah saçlarını daha çok önüne dökmüştü. Sınıfa girdiğinde Kang-dae’yi kendi sırasında, önündeki mimari projeyi incelerken buldu. Kang-dae başını bile kaldırmadı, ama Min-ho yanından geçerken havayı kesen o otoriter sesi duydu: “Dün gece çok terlemişsin, Min-ho. Odanın sıcaklığı mı yüksekti?” Min-ho duraksadı. Buz gibi bir ürperti sırtından aşağı indi. “Fark etmemişim,” dedi sesi her zamanki gibi cansız bir tonda. “Öyle mi?” Kang-dae yavaşça ayağa kalktı. 1.90’lık boyuyla Min-ho’nun üzerine bir gölge gibi çöktü. Etraflarındaki diğer öğrenciler, bu iki “prens” arasındaki sessiz savaşı izlememek için başlarını çeviriyorlardı. Kang-dae, Min-ho’ya bir adım daha yaklaştı. Elini kaldırdı ve Min-ho’nun ceketinin yakasındaki neredeyse görünmez olan bir şeyi baş parmağıyla sıyırdı. Bu, kurumuş, küçük bir boya lekesine benzeyen koyu kırmızı bir parçaydı. “Sanat dersine bugün girmemiş olman gerekirdi,” dedi Kang-dae, gözlerini Min-ho’nun gözlerine dikerek. O buz mavisi bakışlarda ilk kez bir şüphe değil, bir keşfin tadı vardı. “Ama üzerinde taze ‘boya’ kalıntıları var.” Min-ho yutkunmadı. “Annem dün gece vazolarla uğraşırken birini kırdı. Yardım ederken sıçramış olmalı.” Kang-dae, parmağındaki o küçük lekeye bir süre baktı, sonra inanılmaz bir soğukkanlılıkla parmağını kendi dudaklarına götürdü. Tadına baktı. Yüzünde hiçbir ifade değişmedi; ne bir iğrenme, ne bir şaşkınlık. Sadece daha da derinleşen bir soğukluk. “Paslı bir tat,” dedi Kang-dae fısıldayarak. “Annenin vazoları çok kaliteli olmalı.” Min-ho, Kang-dae’nin bir şeylerden şüphelendiğini biliyordu ama Kang-dae’nin ne kadar ileri gidebileceğini tahmin edemiyordu. O günkü dersler bittiğinde, okulun otoparkında Mercedes’in yanında beklerken Kang-dae, Min-ho’ya dönüp beklemediği bir şey söyledi: “Bu hafta sonu babamın yeni projesi olan ‘The Vault’ isimli yer altı müzesinin açılışı var. Babalarımız orada olacak. Senin de orada, benim yanımda olmanı istiyorum. Ama bu sefer masken daha sıkı olsun, Min-ho. Çatlaklardan içeri sızan şeyler hoşuma gitmiyor.” Min-ho arabaya bindiğinde ellerinin titrediğini fark etti. Kang-dae ona aşık mıydı, yoksa onu kendi inşa ettiği bir labirentin içine mi hapsediyordu? Kang-dae arabayı çalıştırırken, radyoda dün gece işlenen vahşi cinayetin haberi çalmaya başladı. Kang-dae radyoyu kapatmadı. Aksine, sesini biraz daha açtı ve dikiz aynasından Min-ho’nun solgun yüzüne bakarak yarım bir gülümseme takındı. “Şehir gittikçe daha tehlikeli bir yer oluyor, değil mi? Ama korkma. Ben buradayken, senin tek bir tırnağına bile zarar gelmesine izin vermem. Seni ben koruyacağım… gerekirse kendinden bile.” O an Min-ho, asıl avcının kim olduğunu sorgulamaya başladı. Kendisi internetin “Heykeltıraş”ıydı, ama Kang-dae, sanki tüm şehri Min-ho’nun üzerine kapanacak bir kafes gibi tasarlayan bir mimardı.